Oyun peşinde bir anlatı ve mirasyedi bir yazar

Post-truth, post-apokalip, post-yapısal, post-feminizm… ‘Post’ işin içine girince insan çekiniyor. Bu postçuluk hep yapay, eleştirmenlerce ve/veya üreticileriyle, adeta bir kılıf gibi çünkü sosyo-kültüre.

Postmodernizm kuralsızlıkla, özgürlükle, ötekilerin sesi olmakla birlikte anılır çoğunlukla. Warhol büyük postmodernisttir mesela, oysa üretimi poptur, kitsch’tir, yeniden yapmadır (remake). Sanatın ulaşılabilir olması denir buna. Bir posteri alıp sevebilirsiniz. Duvarınıza asarsınız, mini İtalya olsa mesela gezebilirsiniz.

Postmodern düşünce, romandan önce sosyo-kültür, psikoloji, resim ve mimaride tartışıldı. Nihayet romana da uygulandı, uygulanıyor.

Bu girizgâh, Orhan Pamuk’a Satmak İstediğim Roman (bundan sonra OPSİR olarak kısaltacağım) ve yazarı Tugay Kaban postmodernle ilişkilendirildiği için şarttı. Epona Yayınları etiketiyle çıkan kitap bir üçlemenin parçası. Çevirmenlik de yapan Tugay Kaban daha önce yazdığı Erotik Poetika ve yazmakta olduğu Diorama’yla birlikte üçlemeyi tamamlayacak. Kitap adları ve bunların göndermeleri yazarın edebiyat tutumuna dair işaretler veriyor.

OPSİR postmodern bir roman olarak tanımlanıyor (bence roman değil, bir anlatı) ve yazar da metninin “postmodern anlatı” içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini sosyal mecralarda dillendiriyor.

Türkiye’de postmodern edebiyat tartışmalarına bakıldığında, metinlerarası bağlamları olan İhsan Oktay Anar, Oğuz Atay, Orhan Pamuk gibi yazarların romanları dikkati çekiyor. Postmodern yaklaşım romanda metinlerarasılık gibi, parodi, pastiş ve oyunu da arıyor. Şizofreni arıyor, performans, arzu, ironi arıyor. Bu saydıklarımın hepsi Don Kişot’tan bu yana edebiyat eserlerinde mevcut.

Postmodern roman eleştirisi klasiği, moderni reddederek köksüzlüğü ön plana çıkarıyor. Ele aldığı yazarlara baktığımızda ise hepsinin gelenekle, kadimle (her iki kelime de üzerinde sevabı ve günahı barındırıyor ama kullanılması gereken kelimeler bunlar) bağı var.

Postmodern, kapitalizmle göbek bağına sahiptir. Kutsallığı, kadimliği, geleneği yıktığı iddia edilen postmodern meta ve metanın kutsallaştırılması üzerine kuruludur.

Türkiye’de postmodern bir roman yazmak ve bunu tasarlamak en yalın ifadeyle saflıktır. OPSİR postmodern olarak anılmak istense ve yazarı da bu fikirde olsa da maalesef öyle değil. Çünkü anlatının gelenekle bağı var. Romanda metinlerarasılık dikkati çekiyor ve birçok oyun yer alıyor. Bu oyunlar, kitabı okumaya yardımcı olması düşünülen prospektüs, ayna yansıması olarak yazıların ters verilişi, büstlerin üzerinde yer alan açıklamalar, Orhan Pamuk’la kurulan ilişki, vs… OPSİR, içinde yazarın jonglörlük yaptığı, yani bakın şimdi ben neler yapacağım dediği ve bazı noktalarla da alkış aldığı bir gösteriye dönüşüyor sonuçta.

Tugay Kaban

Postmodernizm sosyo-kültürel tartışma olarak ortaya çıktı, sonrasında edebiyata uyarlandı dedik; çünkü edebiyat alanında da sürekli değişim, yazının icadından beri devam ediyor. Organik üretimde postmodern izler bazı romanlarda görülse de, OPSİR’de bu organiklik mevcut değil. Dünya genelinde birçok örneği olduğu gibi bu metinde de kurama dair/ait metin tasarlamak gibi bir inorganiklik görülüyor. Oysa ne kadar inkâr edilirse edilsin, roman her şeyden önce mythos’la, hikâyeyle ilgilidir. Zaten OPSİR’de de bu mevcut fakat postmodern bir çağda yalnızca hikâye anlatılmaz, bakın neler yapacağım dendiği zaman yapay bir metin ortaya çıkmış oluyor.

Kitabın içeriği ve amacı arka kapakta şu şekilde veriliyor:

“Bir yazar kendisinin gölge yazarı olabilir mi? Orhan Pamuk’a bir roman satmak için neler yapmalı? Mektup yazmanın artık ne kıymeti var? Roman okumak bu devirde ne kadar önemli olabilir? Bir roman yazmak için bir yazara ihtiyaç var mıdır? İnsanın yazar olması için bir şeyler yazması gerekir mi? Bu soruların cevaplarını başka kitaplarda bulabilirseniz, bu kitabı okumanıza gerek yok.”

Tugay Kaban bu sorularla neyi amaçlamaktadır? Muhtemelen manipülasyon. Postmodern metinler böyle olmak zorunda olduğundan belki de… Bir yazar kendisinin gölge yazarı olur, en basiti yüzyıllardır bilinen mahlas meselesi. Ya da kadın roman yazarlarının bir erkek adını gölge yazar edinmesi bilindik bir durum. Başka bir soru; yazarı olmayan bir roman olabilir mi? Olur, anonim olur. Bu da kadim bir durum. Yazar olmak için yazmak gerekir, hatta bir zamanlar yazar olmak için erkek olmak gerekiyordu ki V. Woolf gibi bir yazarın mücadelesi (author/writer) bu açıdan oldukça acıdır. Dolayısıyla bu sorular bulgu değil, edebiyat okuru için (ülkemizde sınırlı sayıda olması üzücüdür) manipülatif de değil.

Latince göndermeleri olan, şiirle ilişkisi olan, edebiyat kronolojisine hâkim, özlemleri olan bir yazarın oyunları, maalesef postmodern bir roman olmuyor. Yazarın cevhere sahip oluşu, oyunları bırakıp “hikâye”ye geçtiğinde fark ediliyor; lakin daha sonra, yeniden, “bakın şimdi ne yapacağım”ın cazibesi…

Tugay Kaban gelenekle bağını koparmış bir metin yazmamış, çünkü öncesiyle ilişkisini (Orhan Pamuk) kapağa taşımış. Dilin kullanımı ve kelime tercihleri de bunu ele veriyor. Ama mirasyedilik yapıyor. Yazarın aldandığı nokta, Türkiye’deki edebiyat okurunun böyle bir metni roman olarak değerlendirmeyecek oluşu, genel okurun (sayı yine sınırlı) ise böyle bir metne aşina olmayışıdır. Yazar eğer postmodern bir üretim yapmak istiyorsa kitsch üretmesi gerekiyordu ki genel okura ulaşsın. Genel okur ise postmodernden haberdar değil, ayrıca üretilecek kitsch’in de bağlamından uzak. Çünkü ülkemizdeki genel okur, halen klasik anlatıyı ve Hollywoodvari akışı önemsiyor: Erotik-aşk hikâyeleri, canavarlar, büyük başarılar, büyük düşüşler, vs… Dolayısıyla mirasyedilik yaparak elindekini çarçur etmiş bir yazarın üretimi şu anda elimizde: OPSİR.

M. SAFA KARATAŞ

https://t24.com.tr/k24/kitap/orhan-pamuk-a-satmak-istedigim-roman,734